CUMHURBAŞKANI CEMAL GÜRSEL'İN TALİMATLARIYLA 1961' DE ŞİRKETİMİZDE ÜRETİLEN, TÜRKİYE' NİN İLK OTOMOBİLİ. |
|||||||||||||||||||||||||
16 Haziran 1961 günü Devlet Demiryolları Fabrikaları ve Cer Dairelerinin yönetici ve mühendislerinden 20 kadarı Ankara' da bir toplantıya çağrıldılar.
Karoseri Grubundan Y. Mühendis SALİH KAYA SAĞIN' ın yazısından derlenmiştir.
|
|||||||||||||||||||||||||
NOT : 1961 yılında 4 adet üretilen DEVRİM Otomobillerinden sadece birisi günümüze ulaşmıştır. TÜLOMSAŞ Müzesi bahçesinde, özel olarak yapılan camlı garajda muhafaza edilen DEVRİM Otomobili halen çalışır durumdadır. |
|||||||||||||||||||||||||
|
|||||||||||||||||||||||||
uzak bir kasabada tekel birası içmek
ilk bakışta son derece sıradan ve durağan görünse de, detayına bakıldığında pek çok inceliği ve duru bir dingilliği barındırdığı görülebilecek bir yaşam detayıdır.
bir şekilde yolunuz anadolu'muzun herhangi bir bölgesindeki herhangi bir şehrin herhangi bir kasabasına düşmüştür. (fakat benim aklımda nedense hep ege'de, izmir'de, menemen'de canlanır bu manzara) amaçsızca dolaşırken bir köy kahvesi veya çay bahçesinde mola vermek ve kasabada akan o yabancı zamanı izlemek istersiniz. her şeyiyle yabancıdır bu kasaba. ne kadar neşeli olsa da, bir kasaba hüznü kol gezer, bunu hissedersiniz.
dama oynayan yaşlı amcalar, oyun peşindeki torununun arkasından koşan telaşlı bir yaşlı teyze, seyyar dondurmacı, mekanın değişmezi olduğu belli olan bir simitçi ve hararetli ve neşeli biçimde kağıt oynayan gençler... bulunduğunuz ortamın adeta tamamlayıcılarıdır onlar. olmasalar olmaz diye düşünürsünüz.
kasabanın zamanı o kadar yavaş akmaktadır ki, gün ortasında kasabanın en merkezi yerinde bile bir uyku havası vardır. hani çocukluktan kalma bir duygu vardır ya. anne ve kardeşlerin öğlen uykusuna yatmasının getirdiği o çıldırtıcı dinginlik ve sessizlik. çocukluktan tertemiz kalmış bir benzer duygu da, sokaklarda yaşanmıştır. tek kanallı dönemde eğer gün içinde çok iyi bir film varsa, gündüzleri evde olan anne ve çocukları ile yaşlı insanlar evlerine tüner ve dışarıdaki yaz sıcağına katlanmaksızın evlerinde otururlardı. eğer bir çocuk bu filmden sıkılıp dışarı çıkmak isterse, orada sadece sarı sıcak bir yaz gününün çekirge seslerini duyacaktır sadece.
kasabada işte böylesi bir öğlen uykusu havası vardır her daim. tahta masa ve mütemadiyen gıcırdayan bir tahta sandalye üzerindesinizdir. o masanın üzerinde bir yerel gazete, onun üzerinde ise eski tip bir metal kül tablası. sadece içi boşaltılmış, günlerdir yıkanmamış bir yorgun kül tablası. bir anda kahvenin veya çay bahçesinin garsonu belirir tepenizde. bakışlarındaki yabancılığı çok iyi görürsünüz. bunu göstermek ister zaten. bir "turist" olduğunuz o kadar bellidir ki? garson size hemen susamışlığınızı çağrıştırır.
ensenizde ve alnınızda biriken terinizi mendilinizle silerken, "soğuk bir şey var mı?" sorusuyla karşılık verirsiniz, "abi ne içersin?" sorusuna. sayar, sayar, sayar. kola der olmaz, gazoz der olmaz, soda, limonata, ayran, meyce suyu. olmaz, olmaz, olmaz... hiçbiri o sırada duyumsadığınız susuzluğu giderecek gibi değildir. su bile gideremez nedense. garson bitirir menüyü. her şeyi saymış ve siz öylece kalakalmışsınızdır, bir şey içmenin mecburiyetiyle herhangi bir şeyi isteme hazırlığı yaparken garson o anda aklına gelmiş ve çok da önemli değilmiş gibi ekler, "bira da var abi" diye. o anda gözünüzde, masaya konulmuş bir bira şişesi canlanır. o kadar soğuktur ki, şişenin dış yüzeyinden su damlacıkları aşağı süzülür ve koyu bir buğuyla kaplıdır. karar verilmiştir, susuzluğunuzu tek giderebilecek şey bu biradır. garsona o kadar da büyük bir önem verdiğinizi belli etmeden, sıradan bir sipariş verme ritüeliyle "bi bira getir o zaman" dersiniz.
bu kadar basit ve sıradan bir manzaranın içine girince nasıl da farklı detaylar görülebildiğine şaşarak bakakalırsınız, garsonun tepsisinde duran tekel birası'na. aynı düşündüğünüz gibidir, buz gibi ve ıslak. garson masaya koyar birayı, bardağa gerek yok dersiniz. bardak gider, garson gider, dama oynayan yaşlı amcalar uyumaya gider, torununun peşinden koşan teyze söylenerekten gider, seyyar dondurmacı alır gürültüsünü gider, kağıt oynayan gençler şakalaşarak gider, kımıldamadan sigara içen simitçi bile gider. siz kalırsınız sadece, bir de masanın üzerinde kocaman biçimde duran tekel birası.
her şeyden daha önemlidir o sırada sizin için; uzak bir anadolu kasabasında, sarı sıcak bir temmuz öğleninde tekel birası içmenin dingin huzuru.
kapitalizm
on milyon kişinin çalışıp üretmeden sermayenin sahibi sıfatıyla muhteşem standartlarda yaşayabilmesinin bedelini 6 milyar insana umutsuzluk, gelcek kaygısı, paralı kölelik, sefalet, açlık gibi kavramları hayatlarından eksik etmeyerek ödeten; üç kuruşluk maddi çıkarlar için insan sikmenin, başkalarını ezip yok ederek yükselmenin, savaşların, cinayetlerin, doğayı ve tüm doğal kaynakları bitmek tükenmek bilmez bir hırsla sömürerek, insana dair herşeye ihanet etmenin "şahane" bir şey olduğunu iddia eden sermayenin sadık kölelerinin ve de bugün karnı doyuyor diye kendini üsün bir canlı sanma cehaletni gösterebilen, halbuki düzenin çarkları arasında nereye savrulup nasıl parçalanacağı belli olmayan, "sigortan yok, paran yok, o zaman geber" gibi bir mantaliteye ses çıkaramayacak denyoluktaki zavallı korkak adamcıkların omuzlarında yükselmiş; yükseldiği gibi de elbet bir gün itin götüne girecek insanlık dışı sistemdir.
eski foça
"kış yavaşça kapına yürürken, sen uzak yerleri özlersin: alıp başını gidemediğin, ama kalbinin bir köşesinde ait olduğunu bildiğin yerleri. sabahları balıkçı motorlarının patpatpat sesleriyle gözünü açtığın; iyot kokulu sokakları, mavi denizi, güleryüzlü insanları olan sahil kasabasını mesela.
büyükşehirde büyüdün ya, ömrünün geri kalanı kasabada geçsin istersin. ama için bir yerlerden büyümediğini fısıldar. sorumsuzlukların tokat gibi çarpar yüzüne. kendin için istediğin hiçbir şey için gerçek anlamda çaba sarf etmediğini tekrar tekrar anlarsın. her anlayışında, anlamana rağmen kayıtsız kalabilişine kızarsın.
bütün bunlar belki de mutsuzluğa alışmış bünyenin, mutluluğu bulunca melankolik günlerini özlemesinden kaynaklanan 'kendi kendini eşelemeler'dir. madem uğraşacak kimse yok, kendinle uğraşmaya başlarsın. yazlarını bildiğin kasabaya kışın da gidebilmek istersin. arasıra alıp başını gidebileceğini bilmenin vereceği huzuru arar bütün bedenin. naneli şekerden sonraki ilk derin nefes gibidir, gidilebilecek bir yer olduğunu düşünmek.
içinin pasını silen, 'cümleleri sıralama'yı bile erteler; aşk mektubu yazmaya bile üşenir olmuşsundur. yine de hiçbir günışığını ya da kuş cıvıltısını kaçırmazsın. kalabalık ve dumanaltı gece gezmelerinin sabaha kavuşan bitiminde agaçta cıvıldayan kuşları duyunca ağlayabilirsin. bu kadar kargaşa sevmez birisin, ama sevdiğin herkese olabileceğin en yakın mesafede olmak istersin. bu yüzden de bu kadar kargaşaya aitsin.
yıllar sonra satırları sıralamak ne kadar çabuk yoruyor insanı. sen bezgin olamayacak kadar tembelsin... bu yuzden yalnızca "bez"sin. "